Dolar (Alış: 1.5031 TL - Satış: 1.5103 TL)  |  Euro (Alış: - 1.955 TL - Satış: 1.9644 TL)  |  Sterlin (Alış 2.3431 TL Satış: 2.3553 TL)

Çok Okunanlar

Bu yazı bizleri, bugünün insanını anlatıyor!..

Öcal ULUÇ

05 Mart 2010, 16:40

Öcal ULUÇ

 

 

Bugünün Türkiyesi’ne ve bugünün dünyasına, bugünün insanına, yani kendimize ve etrafımıza bakarak, bir büyük sanatçının yazdığı “çok anlamlı bir mektubu”, sütunlarıma alıyorum. Gönderen sevgili dostum Ömer Güneş’e teşekkür ederim.

*****

Mektubun sahibi, George Carlin (1937 – 2008); 5 Grammy Ödülü kazanmış, ABD’de “100 en büyük TV stand –upçısı” listesinde yer almış bir büyük komedyen, aktör ve yazar!.. Bu yazı, eşi Brenda’nın kanserden ölmesinden sonra, “Zamanımızın Paradoksu” başlığı ile yazılmıştı.

*****


Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.

Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.

Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var.

Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilâcımız, ama daha az sağlığımız var.

Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık.

Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.

Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik.

Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.

Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.

Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama ön yargılarımıza edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plân yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.

Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.

Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.

Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

*****


Bilmem ki, bizlerin de, “bizi yönettiklerini” ama “bizden birileri” olarak, “birbirini yemeği” yönetmek zanneden siyasetçilerimizin ve yöneticilerimizin de bu yazıdan almaları gereken “kıssadan hisse” yok mu?..

*****

Nokta

Müthiş!..

Doğrusu ya, hayatımın büyük bölümü ve gazetecilik hayatımın tamamı, “ihtilaller, darbe teşebbüsleri, askeri harekâtlar, sıkıyönetimler içinde geçti”; üstelik asker çocuğuyum!..

İlk defa, bir ordu komutanının, cumhuriyet savcısı ile el ele ve de Çankaya’dan, Başbakanlıktan, bakanlıklardan, Genel Kurmay’dan, Kuvvet Komutanlıkları’ndan ve de Büyük Millet Meclisi’nden kuş uçuşu 5 – 600, yollu yordamlı 900 – 1000 kilometre uzakta olan bir ilde, “darbe yapmaya kalkışacağı” gibi bir iddiayla karşı karşıya bırakıldığını görüyorum.

Herhalde “Vali Konağı’nı ve Emniyet Müdürlüğü’nü ele geçirmekle ülkede yönetime el koyacaklar, Meclis’i kapatacaklar, Cumhurbaşkanı’nı, Başbakan’ı, bakanları, milletvekillerini “Erzincan’a ışınlayarak” göz altına alacaklar, Genel Kurmay Başkanı’nı ve Kuvvet Komutanları’nı da, Erzincan Valisi’nin odasından telefonla emekli edeceklerdi!..”

Ne plân ama!..

Herhalde “bu plâna bakarak”, Rusya da, Amerika Birleşik Devletlerini istila plânlarında büyük bir değişiklik yapmıştır; “İstilâ, düğmeye basıldığı gün, Güney Amerika’nın en güneyindeki Boynuz Burnu’ndan (Cape Horn) ve Magellan Boğazı’ndan başlayacaktır”, artık!..

*****


Kötü

Neredesiniz?..

Ne diyor Recep Tayyip Erdoğan; “Ben bu yazıları yazan gazetelerin patronlarına sesleniyorum; ‘Ne yapayım, hâkim olamıyorum’ diyemezsin. Sen maaşını veriyorsun. Bir taraftan gelip hükümete vuracaksın, bir yandan da köşe yazarlarına sahip olamayacaksın. Bu noktada ben uyarımı yapmak zorundayım. Bu ülkeyi germeye de hakları yok. Bir ülkenin yönetiminde bu tür anlayışların yeri olamaz. Herkes fikrini söyler ama o insanlara da o kalemi teslim edenler, ‘Kusura bakma kardeşim, bu dükkânda sana yer yok’ demeli.”

Bakıyorum, yazar – çizerlerimiz kıyameti koparıyorlar; “Bu sansürdür, bu tehdittir, bu demokrasiye, basın özgürlüğüne darbedir!..

Bugüne kadar akılları nerdeydi; yıllardır “kaç arkadaşımız”, aynen sayın Başbakan’ın söylediği usûlle “Kapı önüne konuldu, işsiz bırakıldı”, yetmedi, sıra “Genel Yayın Müdürleri’ne geldi”, yetmedi; “Gazete Sahipleri’ne geldi”; bugün kıyameti koparan çok yazar – çizerimiz, görmedi, duymadı, yazmadı, konuşmadı; hatta “Oh oldu, iyi oldu” diyenler bile çıktı!..

Şimdi, “Atı alan Üsküdar’ı geçtikten” ve de “yol olduktan sonra”, kimi kime şikâyet ediyorsunuz?..

“Demokrasi mücahidi bir siyasetçi olmanın yollarından birinin” de “böyle konuşmak ve böyle yapmak olduğunu” sayın Başbakan’a inandıranlar, yaptıklarını, söylediklerini alkışlayanlar ya da susanlar kimlerdi?..

Ne demiş Namdar Rahmi Karatay; “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye!..”

*****


Yılın Sorusu

Hangisi daha ağır suç?..

Diyelim ki, aylar ve aylar boyu durmadan patlatılan ve gündemi devamlı meşgul eden iddiaların ve davaların sanıklarının bazıları gerçekten “isnat edilen suçu işlemek için” çeteler oluşturmuşlar, elbette mahkemelere verilmeleri ve “suçlu bulunanların mahkûm edilmesi” doğal!..

İyi de, bu konuda “Kime kadar giderse gitsin, gidilmeli ve suçlular hak ettikleri cezalara çarptırılmalıdır” diye bar bar bağıranlar, “neden” Anayasa’nın “değiştirilemez” denilen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini teşkil eden “ilk dört maddesine karşı suç işlediği” Anayasa Mahkemesi’nce kabul ve karar altına alınan partileri “kapanmaktan kurtarmak için”, ülkenin “bunca gergin olduğu bir dönemde”, adeta “aç – kapa” metodu ile “alelacele” bir “Anayasa Değişikliği” yapmak istiyorlar?..

“Onların iddia olunan ve henüz kesinleşmemiş suçları işlemek için çete kurmaları” mı daha ağır suç, yoksa, “bunların parti kurarak işledikleri kesinleşmiş olan suç” mu; ey demokratlar, ey hukukçular, ey insaf ve iz’an sahipleri, söyler misiniz bana?..

Bu haber 5272 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları yazara aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan köşe yazısı/habere aktif link verilerek kullanılabilir.

Yerel Gözlem Haberleri

GUREL MEDYA LINKLER

Kobi Haber
Kobi Haber
Kobi Haber

Yazarlar

O gün 'Hayır' demiştim!29 Temmuz 2010

Haber Ara


Gelişmiş Arama